Annem ve babam gibi ben de İstanbul'da doğdum. Çocukluğumda “muhacir” sözcüğünü çok duyardım da pek
anlam veremezdim. Babamların Selanik-Sevindik köyünden, annemlerin de Üsküp’ten göç ettiğine aklım erince
sözcüğün anlamını kavradım. Anneannemin değme macera kitaplarına taş çıkartan masallarıyla, ağzından çok
doğal bir şekilde dökülüveren hiç duyulmamış deyimleriyle büyüdüm. Annem, durmadan hikâye anlatsın diye
başının etini yiyen, uykusuz, garip bir çocuk olduğumu söyleyip durur.

Liseden Fen Bilimleri öğrencisi olarak mezun olmama rağmen matematik, kimya ve biyolojiye ihanet ederek
Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğ. Fak. Türk Dili ve Ed. Eğ. Bölümünü bitirdim. Sonra uzun yıllar Edebiyat,
Türkçe öğretmeni ve bölüm başkanı olarak çalıştım.  Sırasıyla Kadıköy Kız Lisesi, Zihnipaşa İÖO, Özel Karagözyan
Ermeni İÖO, Avusturya Liseliler Vakfı Özel ALEV İlköğretim Okullarında görev yaptım. Uzun yıllarım çocukların,
Gençlerin arasında geçti.

Bu yıllara üç de kitap sığdı. İlköğretim ve ortaöğretim öğrencilerine yönelik ve basılmış üç kitabın çift yazarından
biri benim.

Dedim ya, uzun zaman çocuklar ve gençlerle birlikte çalıştığımdan onların dünyalarına ayna tutmak,
onların ellerinden tutmak, her zaman umut olduğunu onlara hatırlatmak, yaşamlarına katacakları anlamlar
gösterebilmek için öyküler,  romanlar yazmaya başladım. Yakın zamanda bir öykü kitabım da basılacak, hazırlıkları
sürüyor.
 
İstanbul Ün. Alman Dili ve Eğ. öğrencisi olan bir oğlum var. Oğlumun altın kalbi, nezaketi, terbiyesi, genç yaşlı
demeden herkese, hep saygıya davranması, şakayı çok sevmesi, hayvanlara çok düşkün olması derslerine karşı
gösterdiğini tembelliğini çoğu zaman bana unutturur.

Değişik insanlar ve manzaralar görebileceğim şekilde gezmeyi, aylak aylak dolaşmayı, film seyretmeyi, kitaplar
okumayı, arkadaşlarımla sohbet etmeyi, değişik yemekler yapmayı, baharatçılarda dolaşmayı, İstanbul'un büyüsüne
kapılmayı, insanların kendilerine ve tanıdıklarına dair anlattığı her hikâyeyi can kulağıyla dinlemeyi; denize, kuşlara,
ağaçlara bakıp dalıp gitmeyi, reklamsız ve kısa polisiye dizileri, medyanın yarattığı tüketim nesnelerine bakıp
eğlenmeyi çok severim.

Hayvanları sevmeyenler, onlardan korkanlar, hep çok işi olanlar, yoğun ve yorgun sözcüklerini çok kullananlar, çok
yoğun oldukları için gökyüzündeki bulutlara, yıldızlara haftalar boyunca bakmayanlar, yanından geçtikleri ağacın
atkestanesi olduğunu bilmeyenler, dalından bir portakalı koparıp yemeyenler, kendilerini tümden dizilere adayanlar,
hep şikayet edecek bir şeyler bulanlar, bir yerlere gitme heyecanı duymayanlar, "sonra, bakarız,düşünürüz, dur
bakalım hele..." şeklinde her şeyi erteleyenler, içtikleri yeni demlenmiş çayın mis gibi kokusunu içine şöyle bir
çekmeyenler için de üzülür ve onlara sinir olurum.

Yazarın Kitapları